Kardeşler, ebeveynler, çocuklar ve hatta sadece ev arkadaşı olan bireyler arasında benzer sayıda mikrobiyal suşun ortak olduğu belirlendi. Araştırma bulguları, yaşam alanı ortaklığının insan biyolojisini ve mikrobiyom ekosistemini doğrudan ve kalıcı olarak şekillendirdiğini gösteriyor.
Ortak Yaşam ve Ortak Mikrobiyom Oranları
Araştırma ekibi, birlikte yaşayan sağlıklı bireyler arasındaki mikrobiyal aktarımı ve aynı bireyin kendi ağzı ile bağırsağı arasındaki geçiş süreçlerini incelemek amacıyla tam bin 644 eşleştirilmiş ağız ve dışkı örneğini detaylı analizlere tabi tuttu. Elde edilen çarpıcı istatistiksel sonuçlar şu şekildedir:
- Birlikte yaşayan kişiler, bağırsak mikrobiyomlarındaki suşların yüzde 19’unu, ağız mikrobiyomlarındaki suşların ise yüzde 26’sını paylaşıyor.
- Birlikte yaşamayan ve farklı evlerde kalan bireylerde bu oranlar bağırsakta yüzde 6’ya gerilerken, ağız mikrobiyomunda yüzde 0 seviyesinde kalıyor.
- Duygusal bağa sahip romantik partnerlerin ağız mikrobiyomlarında paylaşılan ortak mikroorganizma oranı ortalama yüzde 44 gibi yüksek bir seviyeye ulaşıyor.
Çalışmanın ilk yazarı biyolog Vitor Heidrich, evlerimizi kiminle paylaştığımızın sağlığımız üzerinde çok büyük biyolojik etkileri olabileceğini vurguladı. Uzmanlar, bu mikroorganizmaların büyük olasılıkla günlük temas, aynı yemeklerin hazırlanıp tüketilmesi ve ortak banyo kullanımı gibi rutin ev içi aktiviteler üzerinden kişiden kişiye aktarıldığını belirtiyor.
Mikrobiyomun Kaynağı: Çevre ve Vücudun Kabul Kapasitesi
İnsan bağırsak ve ağız mikrobiyomu; bakteri, virüs, mantar ve parazitlerden oluşan milyonlarca mikroorganizmaya ev sahipliği yapıyor. Doğum yöntemi, bebeklik beslenmesi, diyet ve uzun vadeli yaşam tarzı gibi faktörlerle şekillenen bu ekosistem hakkında değerlendirmelerde bulunan kıdemli yazar biyolog Nicola Segata, diyetin mevcut mikropları değiştirebildiğini ancak bu mikropların ilk olarak nereden geldiği sorusunu tam yanıtlamadığını ifade etti.
Ağız mikrobiyomunun bulaşıcılığının bağırsak mikrobiyomuna kıyasla yalnızca biraz daha yüksek çıkmasını şaşırtıcı bulan Segata, bu durumun mikropların aslında çevrede son derece yaygın olduğunu gösterdiğini söyledi. Bilim insanına göre, insan mikrobiyomunu asıl belirleyen ana unsur, çevreyle girilen yoğun mikrop alışverişi esnasında insan vücudunun bu yeni mikropların yerleşmesini biyolojik olarak kabul edip etmemesidir.
Bulaşıcı Mikroplar ve Kronik Hastalık İlişkisi
Araştırmanın tıp dünyasında en çok dikkat çeken bulgularından biri de insanlar arasında en kolay ve en hızlı yayılan bazı mikroorganizmaların, tip 2 diyabet ve kötü kardiyometabolik sağlık göstergeleriyle çok daha güçlü bir ilişki içinde olduğunun saptanması oldu. Ayrıca ağız mikrobiyomunda en yüksek bulaşıcılığa sahip türler arasında kolorektal kanserle doğrudan ilişkilendirilen bakteriler ile bağışıklık sistemi zayıf bireylerde ciddi enfeksiyonlara yol açabilen fırsatçı patojenlerin yer alması bilim insanlarını şaşırttı.
Bu durumun, söz konusu mikropların dış dünyada ve farklı konakçılarda daha kolay hayatta kalmasını sağlayan dirençli biyolojik özelliklerinden kaynaklanabileceği düşünülüyor. Biyolog Vitor Heidrich, bu spesifik mikroorganizmaların stres altında hayatta kalma kapasitelerinin yüksek olabileceğini, bu hücresel özelliklerin aynı zamanda hastalık durumlarında vücutta oluşan iltihabi (enflamatuar) ortamlarda hızlıca çoğalmalarını kolaylaştırıyor olabileceğini ifade etti. Elde edilen tüm bu yeni veriler, gelecekte probiyotik takviyelerin tasarımı ve dışkı mikrobiyota nakli (FMT) gibi mikrobiyom temelli modern tıbbi tedavilerin geliştirilmesi süreçlerine çok önemli ufuklar açıyor.